BİLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BİLİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2017 Salı

Titan'da hücre zarı oluşturabilecek kimyasal bulundu

Bilim adamları, Satürn'ün uydusu Titan'da canlı yaşamının ortaya çıkabilmesi için gerekli olan, hücre zarına benzer koruyucu yapı oluşturabilecek bir kimyasalın varlığını keşfetti.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesinin (NASA) ABD'nin Maryland eyaletindeki Goddard Uzay Uçuş Merkezinin astrobiyoloji bölümünden bilim adamları, Titan'ın atmosferinde "akrilonitril" denilen, yaşamın yapı taşı olan hücre mimarisinin oluşumunu sağlayabilecek bir kimyasalın bulunduğunu bildirdi.


Şili'deki Atamaca Büyük Milimetre/Milimetrealtı Teleskop Dizisi'nin (ALMA) Titan'dan topladığı verileri inceleyen bilim adamları, uydu-gezegende "vinil siyanür" olarak da adlandırılan elemente ait belirgin bir kimyasal parmak izinin varlığını tespit etti.

Titan'da milyarda 2,8 birim yoğunluğunda bulunan söz konusu kimyasalın daha çok stratosfer tabakasında yoğunlaştığı ve uzaydan bakıldığında uydu-gezegene kahverengi-turuncumsu rengini veren element olduğu belirtildi.

Plastik üretiminde kullanılan kimyasalın canlı hücresini dış dünyadan yalıtarak hücre içinde kimyasal reaksiyonların meydana gelmesini sağlayan hücre zarındaki çift tabakalı yağlanmaya benzer yapılar oluşturabildiği kaydedildi.

Bilim adamları, bunun ortalama sıcaklığın eksi 179 santigrat derece olduğu, sıvı metan gazıyla kaplı göllerin bulunduğu Titan'ın zorlu atmosfer koşullarında canlı yaşamının ortaya çıkmasını sağlayabilecek korumayı gerçekleştirebileceğini ileri sürdü.

NASA'nın Satürn keşif aracı Cassini'nin daha önce Titan'ın atmosferinde kompleks organik bileşkeler üretmeye yarayan "aracı molekül" keşfettiği bildirilmişti. Uydu-gezegenin yukarı atmosfer bölgesinde bulunan negatif yüklü karbon zincir iyonlarının daha karmaşık moleküllerin ve organellerin oluşumunu sağlayan bir yapı taşı olduğuna dikkat çekilmişti.

Araştırmanın sonuçları "Science Advances" dergisinde yayımlandı.

25 Haziran 2017 Pazar

BİPEDALİZM ( İKİ AYAKLILIK) .



Evrim teorisine göre, İnsan-öncesi canlılardan, insanın türemesi yolunda atılan ilk ve dolayısıyla da en kritik adım, Bipedalizm de denilen iki ayak üzerinde yürüme kabiliyetinin gelişmesidir.

İki ayak üzerinde yürüme becerisinin nasıl ortaya çıktığı konusunda çeşitli teoriler mevcuttur. Ağaçlarda süren bir yaşam, böyle bir değişimi başlatmak ve güçlendirmek için önemli bir itici güç olabilir. ( yüksekteki meyvelere veya dallara tutunabilmek için sıklıkla iki ayak üzerine kalkmak gibi) Başka bir teoride, homo türünün atalarının yaşadığı bölgelere gelen bir tufan sonucu, sel sularının tüm yaşam alanlarını doldurduğunu öngörmektedir. Canlıları ağaçlara hapsedecek böyle bir gelişme, Homo türünün atalarını, başka ağaçlara gidebilmek için suyun içinde, iki ayaklarının üzerinde yürümeye zorlamış olabilir. Ağaçlarda iken yüksekteki dallara tutunabilmek için edindikleri bu beceriyi, bu kez, baksa ağaçlara giderken, fazla ıslanmamak veya su yutmamak için kullanmış ve geliştirmiş olabilirler. Bu teori iki ayak üzerinde yürümeyi açıklayabileceği gibi beden tüylerindeki azalma da bu nedene bağlanabilir. Üstelik hepimizin Bebeklikten beri sahip olduğu temel reflekslerimizden ikisi; ağzımıza su ile dolunca gırtlağımızın akciğerlerimize su gitmesini engelleyecek şekilde kapanması (bkz: gag reflex) ve bedenimizin oksijensizliğe dayanımı arttırmak için kanın hayati olmayan organlardan çekilerek hayati organlara dağıtılması (bkz: mamalian diving reflex) de bu teoriyi desteklemektedir.


İki ayak üzerinde yürümenin dramatik etkilileri içerisinde evrimsel anlamda en kritik olanı daha önceleri hareket etmede kullanılan ellerin, bu görevlerinden tamamen sıyrılmaları ve dolayısıyla da dört ayakla yürüme faaliyetinin gerektirdiği anatomik özellikleri taşıma baskınsından kurtulmalarıdır. İki ayakları üzerinde rahatça hareket edebilen insanlar ellerini dallara tutunmak, meyve kabuklarını kırmak gibi işlerde kullanmakta uzmanlaşırlar. Değişen koşullar sonucu farklılaşan seçilim baskısı altında eller yeni görevlerine uygun bir anatomi kazanmaya başlarlar ve zamanla insan elini diğer tüm primatlardan ayıran bir nitelik geliştirirler: Tutmak ve kavramak için özelleşmiş bir başparmak. (bkz: opposable thumb)Araç kullanma kabiliyetinin evrimsel başarıyı arttırması ile değişen başparmak fonksiyonu, kendisini meydana getiren etki ile bir pozitif geri besleme döngüsü kurarak baskınlığını iyice arttırır. Yani başparmak yapıları sayesinde araç kullanmakta daha başarılı bireylerin gelişen hayatta kalma becerileri onların daha karmaşık ve daha etkili araçlar yapmalarına olanak sağlarken, daha karmaşık araçların kullanıma girmesi de uygun başparmağın şekli üzerindeki baskıyı arttırır. İlk homo becerikli insan anlamına gelen Homo Habilis'dir.

Bipedalizmin ikinci en kritik etkisi ise dolaylı olarak dişiler üzerinde olur. İki ayak üzerinde yürüyebilmek için her bir bacağın tek başına vücut ağarlığını destekleyebilmesi gerekir. Aynı zamanda adım atarken dengenin de sağlanabilmesi için Bipedal atalarımızın kalça kemikleri kısalır ve genişler. Arka ayaklarımız üzerinde yürümemizi kolaylaştıran bu etki doğumu zaten olduğundan bile daha zahmetli ve tehlikeli bir hale sokar. Hayata gelişin en kritik aşaması annenin vücudundan çıkıp dünya ile yüzleşme anıdır ve her bebek annesinin kalça kemikleri arasındaki boşluktan çıkarak bu şerefe nail olur. Oysa kısalan ve genişleyen kalça kemiği, atalarında oranla %30 daha büyük bir beyin hacmine sahip olan ilk homoların kafalarının sığması için fazlaca küçülmüştür. Evrimin bu soruna bulduğu çözüm gerçekten beklenmedik ve göz kamaştırıcıdır; bebeklerde bıngıldak veya fontenal denilen kafatası yapısı (bkz:fonticulus anterior) ve erken doğum.Değişen kalça kemiği şeklinin yarattığı seçilim baskısı, diğerlerinden erken doğum yapan dişilerin yavrulama ve hayatta kalma şanslarının artması sonucunu doğurur. Öte yandan hayatta kalabilmek için gerekli becerileri geliştirmeden çok önce doğan yavrular, bakıma muhtaçtırlar ve bu durum annelerini açlıkla yüz yüze bırakır. Aile kavramının temellerinin atıldığı bu çağda çevreleri tarafından korunan ve kollanan anne ve yavruların hayatta kalma şansları, tek başına terk edilmişlerinkinden çok daha fazla olacaktır şüphesiz. Dişilerden oluşan ve genç erkeklerin de eşlik etiği gruplar büyümeye başlar ve sosyal gereklilikler artar. Bu insanin kısa tarihindeki en önemli km taslarından bir tanesi ya da Bipedal atalarımızın ilk ve en önemli adımıdır.
 
 




 

15 Haziran 2014 Pazar

BİLİM

BİLİM NEDİR ?

Bilim, gözlenebilir olguları betimleme, olgular ve olgular arasındaki ilişkileri açıklayarak genel ilkelere varma ve bu genel ilkeleri ve genellemeleri tekrar olgulara dönerek test etme, yani doğrulama ve yanlışlama sürecidir. O halde bilimin gerçek amacı, duyumlar ve algılar yolu ile düşünceye ulaşmadır. Daha sonra da duyumlar ve algılar yolu ile elde edilen düşünceler sayesinde nesnel şeylerin ve olguların iç çelişmelerini, çeşitli süreçlerin iç ve dış ilişki ve bağlantılarını anlayacak, yavaş yavaş ve derece derece bütünsel bilgiye varacaktır.
Bilimler alanları, yöntemleri ve sonuçları açısından öncelikle iki grupta toplanırlar:




A. Formel Bilimler:

( Aksiyomatik bilimler - Normatif bilimler - İdeal bilimler – Disiplinler / Matematik, Geometri, Mantık )

Konuları; insan zihninin doğadan soyutlayarak oluşturduğu ideal, soyut kavramlardır. (Sayılar, geometrik şekiller, akıl ilkeleri vb) Bu nedenle deney yöntemini kullanmazlar. Belli bir kabul edişten ( aksiyom ) yola çıkarak; bu genel doğrudan özel sonuçlar çıkaran bilimlerdir. Tümevarım (dedüksiyon) olarak adlandırılan bu akıl yürütme; doğru kabul edişe göre kesinlik kazanır. Ancak aksiyomlar, yani kabul edişler, farklı olursa bu kez varılan sonuçlar da farklı olacaktır. Örneğin Okildes’ten bu yana kabul edilen ve düzlem koşullarında geçerli olan geometri doğruları; bir başka sistem olan uzay geometri için geçerli değildir. Kısaca Formel bilimlerin doğrusu kabul ediş sınırları içinde kesinlik taşırlar. Başka bir kabul ediş sistemi ise yine kendi içinde kesinlik taşımaktadır.
Bu açıdan bakıldığında; biçimsel bilimler kendi sistemleri içinde doğruluk ve kesinlik taşımaktadır. Ama bu onların önemini azaltmaz. Çünkü ancak biçimsel bilimlerin ölçüler ve tutarlık konusunda vardığı noktadan sonra diğer bilimler mümkün olabilmiştir. Bir başka deyişle biçimsel bilimler diğer bilimlerin olması için gerekli ve zorunludurlar.
Formel bilimler pozitif bilimlerin dilidir. Pozitif bilimlerin özünü oluşturan ölçü ancak matematik bilimleri ile mümkündür.

1999 VE UZAY 1999


Öyle bir yıldı ki 1999. Sanki hiç gelmeyecekmiş gibi, geldiğinde de,  her şey değişecekmiş  gibiydi. Moda, teknoloji, ekonomi, sanat, siyaset, düzen, sistem… 15-20 yıl sonra dünya çok farklı bir yer, hayatlar ise çok değişmiş olacaktı.  Uzaya çoktan ulaşmış, ne ulaşması? Hatta Aya koloniler kurmuş. Uzay araçları ile otobüsle gezer gibi dolaşıyor, yeni yabancı medeniyetlerle karşılaşıyor, olacaktık. Hadi hatırlayın biraz, space 1999’u hatırlayın; o tüm görkemi ile uçan Kartal 1’i, Ay üssü Alfa’dan, Kartal 1’e diyen komutan John Koenig’i hatırlayın. Önümüzdeki monitörlerden görüntülü olarak, elimizdeki küçücük aletlerle, hatta kolumuzdaki saatleri kullanarak,  haberleşiyor olacaktık. O zaman çocuk olan bizler, kaçımız, ailemize zorla aldırdığımız dijital saatlerimizi kullanarak, birbirimizle

konuşuyormuş gibi, yapmadık ki? Hani hatırlayın, şu yeni neslin, anca öğrendiği, bizlerinse   seyretmeden yatmadığı; Battle star galactica’yı hatırlayın. Ama insan görünümlü güzel Saylon Caprica’yı tost makinası deri işlerini değil, pırıl pırıl parlayan metal işi saylon’ları, gözleri kara şimşek gibi olan ki ne hikmetse teknoloji, sağa sola hareket eden kırmızı lambalardı bizim için.
Eski jenerasyon Battle Star Galactica’yı hatırlayın. Dünyayı bulabilmiş ve uçan motosikletleri ile gelmiş, Yüzbaşı Apollo’yu, teğmen Starbuck’ı hatırlayın.